Deneme, Röportaj

UNUTMAMAK İÇİN DEĞİL, HATIRLAMAK İÇİN

By

Birazdan okuyacaklarınızın size hiç de yabancı gelmeyeceğini içten içe biliyorum. Evinizde, her gece uyuduğunuz yatağınızın altındaki kutularda, başucunuzdaki çekmecede, ya da onları görmekten korktuğunuz için size en uzak yerde biriktirdiğiniz anılardan bahsediyorum. Hayatınızın bir yerinde kalbinize zamanın silemeyeceği türden bir çizik atan, başkaları için hiçbir şey ifade etmezken, olduğunuz kişiye dönüşme yolculuğunuzda git gide ağırlaşan sırt çantanızdaki anılardan.  

Belki onları kaybedersek hatıralarımızın silineceğinden korktuğumuz için, belki yıllar sonra geldiğimiz noktada arkamızda neler bıraktığımızı görmek için, belki kayıplarımızı biraz olsun yanımızda tutmak için, belki de o küçük şeylere bakarak kimden niçin nefret ettiğimizi, kimden niçin gittiğimizi hatırlamak için elimizi uzatsak dokunabileceğimiz bir yerde tutuyoruz onları. Unutmamak için değil belki, aklımızdan çıktığı için değil, hatırlamak için saklıyoruz. Aşklarımızı, dostluklarımızı, boğazımızdaki düğümleri, ruhumuzdaki çizikleri, kalbimizdeki kırıkları birer nesneyle bağdaştırıp sığdırıyoruz o küçük çekmecelere, kutulara, uyuduğumuz yerin hemen altına…

ÇAKMAK

Geçirdiği zor bir dönem sonrası İtalya’nın küçük bir sahil kasabasında yaşadığı on günlük bir aşktan Sezgi’ye kalan, baş ucundaki çekmecede 7 yıldır duran bir çakmak. Üstündeki minik sarı çiçeklerinin bazı yerleri soyulmuş, soyulan yerler silinen hatıralarla eşzamanlı ilerlemiş belki de. Nasıl bir yer olduğunu, iklimini, pahalı olup olmadığını düşünmeden biletini alıp gidiyor Sezgi. Kaldığı küçük otelin işletmecisinin, ona hayatının en unutulmaz on gününü yaşatacağını bilmeden. “Gördüğüm ilk an personelleri ile hemen girişte toplantı halindeydi, sanki oraya ne kadar yabancı olduğumu anlamış gibi bana yöneldi. O anı hiç unutmam. Çünkü o an hiçbir kelime edilmeden çok şey duyuldu” diyor. On gün boyunca tek bir anı bile ayrı geçirmiyorlar. 

 “Kısa” diyor Sezgi, “Bazıları için bir aşkı on güne sığdırmak çok kısa.” Bazılarının aşk tanımı on güne sığmayacak kadar uzun. Onlarınki ise on günde doğup, büyüyüp, sancılara neden olup biten türden bir aşk. Türkiye’ye geri dönmesi gerekiyor on günün sonunda Sezgi’nin ve kendi içinde bir karara varıyor: “Burada kalamazdım, onu da buradan ayıramazdım.” Evine geri döndüğünde sadece tek bir şey kalıyor o aşktan geriye, o da üstünde yıllar içinde silinecek sarı çiçekler bulunan minik bir çakmak. O çakmakla yakılan sigaraların uyandırdığı anılar ise, o minik çekmeceye sığmayacak kadar çok. 

BUENO

Sedef’in ilk aşkı henüz sekiz yaşındayken çıkıyor karşısına. Bu platonik aşkın on yıl süreceğini hayal bile edemiyor o zamanlar. O yaştayken, ilk aşkıyla göz göze gelmek bile kocaman anlamlar barındırıyor içinde. “Bir gün bizim sitede yürürken canım çok çikolata çekmişti, en sevdiğim çikolata da Bueno’dur, başkasını yemem,” diyor Sedef. Bakkala girdiğinde, ondan önce gidip sırf o seviyor diye Bueno’yu çoktan almış olan Ozan’ın orada olduğunu görünce; o yaşta, oracıkta başlıyor ömür boyu anlatılacak bir ilk aşk. O bakkala girişin üstünden on beş yıl geçiyor, ikisinin de hayatlarından bir sürü insan geçiyor.

O bakkala girişin üstünden 15 yıl geçiyor ama o Bueno’nun çöpü hâlâ Sedef’in çekmecesinde duruyor. İyi ki de saklamışım diyor o çöpü. Bir çikolata çöpüne, bir insandan dolayı ne kadar değer verilebileceğini düşündürüyor bize. Aşka olan inancınızı kazanmak, aşkın özünde ne kadar saf duygulardan oluştuğunu anlamak için ufacık bir şeye tek bir bakış atmanız yetiyor böylece. 

1 TL

17 yaşındaydım ve herkes için tanımı farklı olan aşk, benim için sadece ‘o’ demekti” diyor Beste ilk aşkını anlatırken. Üniversite sınavına hazırlanırken tanıştığı sevgilisinin, ilk kez evine gelişinden bir hatıra saklıyor o da yatağının altındaki kocaman kutuda. Beste kutu kutu hatıra saklayanlardan. Ama en çok anlam yüklediğinin hangisi olduğunu sorduğumuzda “1 Lira” diyor. Bildiğimiz madeni 1 Lira. 17 yaşındaysanız ve âşık olduğunuz insan evinize ilk kez geliyorsa, o günü hayatınızın en önemli günüymüş gibi yaşayabiliyorsunuz.

Sabah kalkıp ona kahvaltı hazırlayışımı hatırlıyorum, deli gibi evin içinde tur atıyordum. Ekmek ve portakal suyu almasını istedim gelirken. Çay içmezdi, sınava hazırlanırken de her sabah portakal suyu alıp giderdim yanına.” Kahvaltılarını ediyorlar, evden çıkıyorlar. Beste geri geldiğinde masanın üstünde hâlâ duran alışveriş poşetinin içinde sevgilisinin unuttuğu 1 Lira’yı buluyor. “2 senem geçti onunla, 4 senedir de ayrıyız ama tonla anı saklıyorum hâlâ ona dair. Hepsinin ayrı bir anlamı var ama bu küçücük madeni paraya ne zaman baksam o sabahki heyecanımı hatırlıyorum,” diyor hikâyesini anlatırken. İnsan seneleri kutulara sığdıramıyor belki ama Beste o sabahı tek bir madeni paraya sığdırıyor 4 senedir. 

BİLEKLİK

Sadece yaşanmış aşklar üzerine birikmiyor o anılar. Bazense yitirdiğimiz ve yerinin dolmayacağını bildiğimiz kayıplarımızdan bir şeyler kalıyor bizlere. 29 yaşında en yakın arkadaşını kaybeden Deniz şimdi 51 yaşında. Bir motor kazası yüzünden vedalaşmak zorunda kalıyor arkadaşıyla. Anı toplamak, bir şeyler saklamak hiç kendisine göre hareketler olmasa da bir istisna oluyor hayatında. “Onunla o kadar büyük bir yaşanmışlığımız vardı ki… Aynı anda alınmış kıyafetler, gezilen ülkelerde çekilmiş onlarca fotoğraf, hediyeler ve dahası,” diyor ama tek bir tanesini asla unutamıyor: bileğinden hiç çıkarmadığı nazar boncuklu altın bir bilezik. “Yıllarca kendisine uğur getirdiğine inanmıştı hem çok sever hem de hiç çıkarmazdı. Bu yüzden annesinin de izniyle ben o bilekliğini sakladım, yıllar yılı takı kutumda durur.”

Günlük hayatında hâlâ onunla yaşamaya devam edebilsin diyebilekliği özellikle ayrı bir yere kaldırmamış Deniz, kendi takılarının bulunduğu çekmecenin içinde saklıyor. Sırf kaybettiğimiz insan onu çok seviyor diye altından yapılmış bir bilekliğe yirmi yıllık anılar sığdırıyoruz. Onlardan bize kalan tek bir bileklik olsa da o bilekliğin zihnimizde canlandırdığı yıllar, anılar, sırlar; o altının değerinden çok daha ağır anlamlarla kalıyor çekmecemizde. 

GÜNEŞ GÖZLÜĞÜ

Büyük bir kaybın ardından saklanan o kıymetli eşyalardan biri de yıllar önce kullanılıp yıllar sonra karşımıza yeniden ‘moda’ diye çıkan bir güneş gözlüğü. İki sene önce babasını kaybeden Ece’nin yatağının hemen altında sakladığı ve içine 25 yıllık baba-kız ilişkisi sığdırdığı bir güneş gözlüğü. Babasının gençliğinde hep o gözlüğü taktığını, her fotoğrafında mutlaka takıp etrafındakileri “Havalıyım bu gözlüklerle,” diyerek güldürmeyi başardığını anlatıyor Ece. “Vefat etmeden 3-4 sene önce gençliğinde olan moda geri gelmişti ve sakladığı gözlüğünü bir yerlerden çıkarıp takmaya başlamıştı. Sonra maalesef ki kaybettik onu. Bende saymakla bitiremeyeceğim kadar eşyası var. Kıyafetler, mesajlar, resimler hepsi babacığımdan bana kalan, daima saklayacağım parçalar, fakat bu gözlüğün yeri hep ayrı olacak,” diyor. Onca eşya arasından bir tek bu gözlüğü en yakınında tutuyor Ece. Hem taktıkça babasını hatırlamak hem de zamanı geldiğinde kendi çocuğuna dedesinden bir hatıra olarak bu gözlüğü bırakabilmek için.

FENERBAHÇE ATKISI

Aşklar ve kayıpların yanında, gönülden bağlı olunan takımlarla alakalı anılar da biriktiriliyor bir yerlerde. Çocukluğundan beri Fenerbahçe sevgisi ve merakı olan Gizem ise bu grubun içinden. 12 Mayıs 2012 Fenerbahçe- Galatasaray derbisinde Galatasaray’ın Fenerbahçe ile berabere kalıp şampiyon olması ile başlayan bir anı çıkıyor karşımıza. “Galatasaray, Fenerbahçe’nin stadında kupa kaldırmak isteyince tam anlamıyla Kadıköy’de kıyametler koptu. Stattaydık, biber gazları, polislerin coplarla insanlara vurmaları bir yana, yanımızda hamile bir kadın vardı.” Kendilerini kurtarmayı bir kenara bırakıp hamile kadına odaklanmış Gizem ve arkadaşı. Su içip kendine gelmesi gerektiği için arkadaşı büfenin camını eliyle kırarak su almış hamile kadına. Tek çareleri bu oluyor çünkü o an.  “Arkadaşımın eli kan içindeydi. Ben de boynumdaki atkıyı eline sardım.”

Tam 7 yıl oldu o atkı öyle durur üzerindeki kanla. Her maça gittiğimde de o atkıyla giderim ve Fenerbahçe sevgimiz uğruna yaşadığımız o olay gelir aklıma.  O atkının bir çok eşyasından daha değerli olduğunu söyleyen Gizem başucunda saklıyor o atkıyı, ileride çocuklarına anlatırken aynı zamanda gösterebileceği de bir anı olarak.

ALYANS

Yazımın başında da bahsettiğim gibi, her hatıra bize iyi şeyler hatırlatmıyor. Her baktığında hissettiği tek şeyin nefret, öfke ve ihanet olduğunu söyleyen Sadi, kendisini aldatan eşinin alyansını saklıyor çekmecesinde. “Tam 32 yıldır evliydik ve bana iki çocuk armağan edip dünyanın en mutlu adamı yapmıştı beni. Çocuklarımız evlendi, artık torun sahibiydik. Yakın arkadaşlarımla gittiğim seyahatten erken dönerek sürpriz yapmak istemiştim. Hayatımın en kötü sürpriziyle karşılaşacağımı bilmiyordum,” diyor, evine geldiğinde 32 senelik eşini başka bir adamla gören Sadi.

İlk zamanlar ondan önceki hayatımı neredeyse hatırlamadığını söyleyip devam ediyor: “32 yılımın ellerimden kayıp gittiğini anladığım o an yaptığım ilk şey parmağındaki alyansı çekip çıkartmak oldu. Onu saklamalıydım ki her baktığımda o günü hatırlayıp bir dakika bile onu affetmeyi düşünmeyeyim.” Bu olayın üstünden 7 sene geçiyor ve kravatını seçmek için o çekmeceyi her açtığında hem hayatının büyük bir bölümüyle hem de o bölümün en acı anısıyla yüzleşiyor.

Demem o ki, insan unutmak istemiyor. İnsan bir şekilde bir insanı, bir günü, bir duyguyu, bir aşkı hatırlamak istiyor. İyi mi yapıyor kötü mü yapıyor bilinmez. Geçmişe bu kadar kolay dokunabiliyor olmak geleceği nasıl etkiler bilinmez. Biriktirmek, saklamak, arada bir çıkarıp geçmişe yolculuk yapmak…Unutmamak için değil, yeniden hatırlamak için bir şeylere ihtiyaç duyduğumuzda uzanabileceğimiz bir çekmece, her zaman omzunuza dokunan bir el olarak kalabilir. Ama bilinir ki çok sıradan izler bırakabilir en dolu, en güzel, en acı, en unutulmaz anılar. 

"Yazmak; eşiğin öncesini güzel hatırlamamı, eşikten sonrasına umutla bakmamı sağlıyor."

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Trackbacks and Pingbacks