Öykü

Uçurtmalar Geri Dönmeyebilir

By

Tatsız. Kokusuz. Belli bir biçimi bile yok ama her yeri kaplıyor. Simsiyah ve yapış yapış bir tür suyun içindeyim. Karanlık ve bomboş bir yer burası. Gözümün görebildiğince suyla kaplı bu yerde yalnız olmadığımı anladığım an korkuya kapılıyorum. Balçık gibi su ancak bileklerime değiyor olmasına karşın sesin sahibi yaklaştıkça çalkalanan su giderek yükseliyor. ‘’Neredesin sen?’’ Fazlasıyla kalın bir sesti bu. Tam karşıdan geliyordu. Tam karşıda, karanlık daha da yoğunlaşmıştı sanki. ‘’Buradayım.’’ ‘’Hayır!’’ diye kükredi karşımdaki gölge. ‘’Ben buradayım. Ya sen neredesin?’’ Bir an duraksadım. Nerede olduğumu bilmiyordum. Sadece burada, bu yapış yapış karanlığın içindeydim. ‘’Bilmiyorum.’’ ‘’Nerede olduğunu bilmiyor musun?’’ Gölgenin sesindeki hoşnutsuzluğa rağmen açıkladım ‘’Buraya daha önce gelmedim.’’ ‘’Evet!’’ diye birden bağırdı.’’Gelseydin sen de burada olurdun.’’ Altımdaki su yükselerek diz kapaklarımı geçti. ‘’Su neden yükseliyor?’’ Birden bire dalgalanan suyun üstünden önüme iki büyük kaya geldi. Dörder boğumlu, gri ve çiziklerle dolu, kupkuruydu. Boğumlar kıpırdandığında ve nihayet açıldığında iki kaya değil bir çift el gördüğümü anladım. Fil kadar büyük ellerdi bunlar. ‘’Benimle bir oyun oynarsan ondan endişelenmen gerekmeyecek.’’ Bir şey bekler gibi bana doğru açılmıştı avuçları. ‘’İki elimi kapatacağım ve sonra senden açmanı isteyeceğim.’’ Dedi gür ve derinden gelen ses. ‘’İki açma hakkın var. Yani ikisinin de içindekini görebileceksin. Ama ondan sonra tekrar kapatacağım ve bana nerede olduğunu söyleceksin.’’ Kafam karıştı ve avuçlarının içinde beni bekleyen şeyin, beni yutmayı dileyen karanlık sulardan daha karanlık olabileceğinden korkuyordum. Sular yükselmeye devam ediyordu. ‘’Oynayacak mısın?’’ Başımı salladım. ‘’Oynayacağım.’’ Avuçlarını kapattı ve iki iri kaya parçasını andıran kuru ellerinin karanlığa çekilip tekrar önüme getirilmesini izledim. Sol avucunu açmasını istedim. Avucu açılır açılmaz ortasında durduğumuz karanlığı yırtarak açığa çıkan muhteşem bir ışık patlaması yaşandı. Artık bedenimin yarısının suda olmadığını hissetmekle kalmayıp toprağın üstünde olduğumu görene kadar kördüm.

Günün parlak sarı ışıkları ince ve seyrek yollarla toprağa ulaşıyordu. İnsanların piknik yaptığı yemyeşil bir vadide, burnuma çalınan belli belirsiz biberiye kokusuyla gerçek olduğundan şüphe etmemi zorlaştıran bir tasasızlıkla dikiliyordum. Toprak nemli, çimenler ıslak ve içine geçmiş gibiydi. Aileler birlikte yemek yiyor, daha küçük çocuklar uçurtma uçuruyor daha büyükleri ise top oynuyordu. Ağaçların altında kitap okuyanlar vardı ama çoğu insan gölgeyi fazla oksijenle gevşeyen vücutlarına rahat bir uyku çektirmek için seçmişti. Kahkaha sesleri, bağırışlar ve söylenen şarkıların arasında en azından kabus görmeyecekleri tatlı bir uyku vaadediyordu ağaç altı gölgeleri. Bir ileride, çakıllı toprağı yarıp yatağında neredeyse duracak kadar yavaş akan ince bir nehir gördüm. Işıktan parlayan suyunun buz gibi olduğundan emindim. Ancak yanına vardığımda yalnızca soğuk değil, aynı zamanda da kapkara olduğunu gördüm. Nehrin suları giderek yükseliyordu. Kafamın içinde o yabancı ses yankılandı Nerede olduğunu bilmiyor musun? Hemen silkinip her yerimi belli belirsiz sarmalamaya başlayan bu yumuşak rüyanın cazibesinden sıyrıldım. Kendimi bulmam gerekiyordu. Uçurtma uçuran çocuklara baktım. Burada yalnızca çocuklar uçurtma uçuruyordu. Yemek yiyen kalabalık grupların arasına daldım. Onlar için hayaletten farksızdım. Çimenlere yatmayacağımı biliyordum. Uyuklayan insanların arasından dolanıp tekrar nehir kıyısına geldim. Güneş ışıkları kızarmaya güneş ise yavaş yavaş batmaya başlamıştı. Nehrin suyu olağanüstü bir hızla tersine akıyordu. Piknik yapan aileler birer birer ortadan kayboluyordu. Burada bir yerlerdeydim mutlaka. Her şey silinip gitmeden önce iyice baktığımdan emin olmalıydım. Eğer diğer avucunu açtığında da… Güneşin son ışıklarının altında, karşımdaki ilk küçük tepecikte çırpınan bir şey gördüm. Kalabalık piknik masalarını ve toparlanmaya başlayan çocuklu insanları geçtim. Bir koşuda yanına vardım küçük kuşun. Bir keten kuşuydu bu. Görebildiğim bir sıkıntısı yoktu ama uçamıyordu. Çığlıkları zayıf ama aralıksızdı. Göğsü telaşla inip kalkıyordu. Sabit bir noktaya bakıyor arada bir nefes nefese öylece çimenlerin arasında yatıyordu. Simsiyah gözleri doğrudan gözlerime bakarken bir panikle avuçlarımın arasına aldım onu. Ellerimin içinde bir kalbi tutmaya benziyordu. Avucumda tık tık atıyordu. İnsan kalabalığının arasına daldığımda bütün bakışlar bana döndü. Beni görebiliyorlardı. Yine de elimde duyulmak, fark edilmek, kurtarılmak için çırpınan keten kuşuna yalnızca bir kez baktılar. Ve herkes ilgilendiği işe geri döndü. ‘’Yardım edin!’’ Yaklaşan ilk adama kuşu gösterdim. ’’Hayır.’’ dedi avuçlarımın içindekini görünce, hemen gerileyerek ‘’Hayır, bana getirme.’’ Hemen onun yanındaki kadına gösterdim bu kez ‘’Yapabileceğim bir şey yok.’’ Diğer pek çok ses de benden kaçmadan, uzaklaşmadan ya da çoğunlukla da başını çevirmeden önce ‘’Bir dilim kek alsan, bırak onu.’’, ‘’Boşver. Gel hadi hava kararmak üzere.’’, ‘’Bana söyleme, beni de üzeceksin’’ ya da ‘’Götür şunu da karşı takıma geç’’ gibi şeyler söylediler. ‘’Ama canı yanıyor, baksanıza!’’ diye karşı koydum ‘’Neden görmek istemiyorsunuz?’’ Herkes kendi arasındaki diyaloğa döndü. Sesleri, kahkahaları kafamın içinde yankılanıyordu. Sanki nefes almadan bağıra bağıra konuşuyorlardı. Avuçlarımdaki küçük kuş ise sanki tüm bu sesi bastırıp, nihayet görünür olabilecekmiş gibi daha da yüksek sesle ötüyordu. İnsanların arasına girdim ‘’Duymuyor musunuz?’’ diye haykırdım. Kimse artık yüzüme bile bakmıyordu ‘’Görmüyor musunuz?’’ İnsanlar içimden geçip gidiyordu. Ağlamaya başladım. Keten kuşunun göğüsündeki kıpkırmızı tüyleri okşadım. ‘’Buradayım.’’ dedim beni onun veya duymasını umduğum şeyin duyup duyamayacağından emin olamayarak. Diğer her şey gibi en sonunda ben ve avuçlarımdaki kalp atışı da usul usul silindi. Gözlerimi yeni bir ışık seline açtım ve her şeyin karanlığa dönüp de yine karşımda sadece devasa ellerin belirmesini izledim. Belime kadar çamurumsu siyah suya batmıştım. Devasa yaratık diğer elini uzatmadan önce ‘’Nerede olduğumu biliyorum.’’ Karanlıktaki ses ‘’Diğerini açmamı istemediğine emin misin?’’ Başımı salladım. Elimi göğsümdeki en kırıklı yere götürdüm. Acının içimi boydan boya kesip parçalayan buz gibi pençelerini ve aynı anda kaburgalarıma çarpıp çarpıp duran dehşetini hissedebiliyordum. İçeride tamamen yalnızdı ve çıkıp gitmek için etimi zorluyordu. Elim ıslanmaya başladığında göğüsümün ortası delinmiş gibiydi. Elbiseme yayılan kan tatsızdı, kokusuzdu. Belli bir biçimi bile yoktu ama her yerimi kaplıyordu. ‘’Buradayım.’’ dedim dişlerimin arasından. İki büklüm olarak çığlık attım. Bana cevap veren tek ses ekomdu. Yine de inancını yitirmeden önce ettiğin son dua gibi, sesimi birinin duyduğundan emindim. Etim yırtılarak ayrıldı. Kalbimin olması gereken boşluğun içinden kırmızı göğüslü küçük bir keten kuşu fırladı. Ben tamamen suya gömülmeden önce hava aydınlandı ve kuş ufka doğru uçarak güneş tarafından yutuldu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Trackbacks and Pingbacks