Deneme

TARİHE AYNA TUTAN BAŞYAPITLAR

By

  Ressam eserini yaratırken yaşadığı toplumun dinamiğine, dönemin geleneklerine, kadın erkek ilişkisine, politik görüşlerine ve inanılan dini sembollere resminde yer verir. Her bir resim, çizildiği dönemden izler barındırmasıyla farklı zaman dilimlerinde yaşamış olan insanlar ve o dönemin kültürünü hakkında çok şey öğretir. Ressam, kendi bakış açısıyla yaşadığı dönemi yorumladığı resimlerinde geriye kendinden bir iz bırakmış olur.

  Çoğu sanat eseri içinde bir anlam barındırır. Michelangelo Buonarroti’nin “Adem’in Yaratılışı” tablosu günümüzde birçok insan tarafından bilinen ve beğenilen bir eserdir. Göze güzelliği ile hitap eden bu eser altında derin bir anlam taşır. Adem ile Tanrı’nın hikayesi konu alınan resimde, insan ve Tanrı’nın birbirlerine yakın fakat bir o kadar da uzak oluşları gösterilir.  Parmakların yakınlığı Adem’in, Tanrı’nın suretinden yaratılmasını ve yaratılışta Tanrı’nın kendini yarattığı varlıkta yansıtmasını ifade eder. Tanrı’nın melekler tarafından çevrelendiği bölüm ise bir beyin formunda tasvir edilir. Bunun sebebi Tanrı’nın akıl veren, enerji ve güç dolu olarak kabul edilen şekilde yorumlanmış oluşudur. Aynı zamanda beyin tasviri, “Tanrı, insan aklının içindedir,” şeklinde de yorumlanabilir. Tanrı’nın dirseğinde resmedilen kadın figürünün ise bir sonraki yaratılacak varlık olan Havva olduğu söylenir. Resimdeki yeşil uçuşan kurdele detayı ise beşeri hayatı sembolize eder. Michelangelo Rönesans döneminde yapmış olduğu bu eseriyle, İncil’de yer alan “Tanrı Adem’i kendi suretinden yarattı” inanışıyla, 1500’lü yıllardaki Hristiyan egemen inancı ve Tanrı’ya verilen önemi yansıtır. Bugün bizlere arkasında yaşamış olduğu dönemin dini inancını yansıtan, bilgilendirici bir iz bırakmış olur.

Yaşadığı toplumdaki düşünceleri ve inanışları yansıtarak bir iz bırakan ressamlardan bir diğeri ise Botticelli’dir. Botticelli “Venüs’ün Doğuşu” isimli tablosunda, Yunan mitolojisinin etkilerini görürüz. İnanışa göre Zeus’un babası Kronos tanrı katında hükümdar olmak için öz babası Ouranos’un cinsel organını keser ve denize atar. Denize düşen organın oluşturduğu köpükler ise tanrıça Venüs’e hayat verir. Venüs, bir deniz kabuğu eşliğinde Kıbrıs kıyısına doğru yol alır ve karaya çıkar. Resimde, Venüs’ün tam karaya çıkış anı resmedilmiştir. Batı Rüzgarı Tanrısı olarak bilinen Zephry’nin de çizilmiş olduğu bu eserde, gül motifleri görülür. Venüs’ün simgesi haline gelen güle dönemin başka tablolarında da yer verilir. Pagan dinine ait motiflerin de resmedildiği bu tabloda Botticelli’nin tek amacı Yunan mitolojisi ve Pagan dinini göstermek değil, aynı zamanda da Hristiyanlık ve Pagan dini arasında bir sentez oluşturarak köprü olmak istemesidir. 

  Doğuşuyla dünyaya güzellik getiren Venüs, aşk tanrıçası olarak bilinir ve Hristiyanlık dini de dünyaya bir güzellik ve manevi bir aşk getirmiştir. 1480’lerin Floransa’sında resmedilen bu eser, çizildiği dönemin inanışları hakkında bir iz bırakır ve sadece bu tablodan bile geride kalan dönemle ilgili pek çok şey öğrenmek mümkündür. 

  1880’li yıllarda resim çalışmalarına ağırlık veren Vincent Van Gogh’un tablolarından da ressamın yaşadığı dönemin sosyoekonomik şartları, doğa ve din ile ilgili pek çok çıkarımda bulunulabilir. 

  1885’te “Patates Yiyenler” olarak adlandırdığı tablosunda Van Gogh; iki erkek, iki kadın ve bir kız çocuğundan oluşan köylü grubunu bir lambanın etrafında toplanmış patates yiyip kahve içerken resmeder. Köylülerin giysilerinden, tablonun hakim olduğu koyu renklerden ve insanların yüz ifadelerinden çalışmanın ve para kazanmanın güçlüğü anlaşılır. Yoğun çalışma temposu ve hayat zorluğuna karşın köylüler, yemekte sadece patates yiyebiliyorlardır. Bu eser toplumsal gerçekliğe ayna tutar ve o dönemdeki sıradan bir günü bütün çıplaklığıyla gözler önüne serer. Van Gogh’un diğer tablolarında da çalışan kesim, çiftçiler ve çiftçilerin çalıyor olduğu buğday renkli tarlaları sıklıkla görürüz. Bunlara ek olarak 1880 döneminin Parizyen kafeleri, sokakları, hayat ve doğa olduğu gibi resmedilmiştir. 

  Döneminin Paris sokaklarını, çalışan kesimi ve köylüleri gerçekçi bir şekilde tuvaline aktaran bir diğer ressam ise Jean Fronçois Millet’dir. Van Gogh gibi Millet’de insanları günlük hayatta gözlemlemiş, onları iç ve dış mekanlar olmak üzere resmetmiştir. 1857’de yaptığı “Başak Toplayanlar” isimli tablosunda Millet, dönemin çalışan kadın figürünü ele alır.

  Yere eğilerek başak toplayan üç köylü kadınını gösteren tabloda, bireylerin toplumdaki yerlerini gösteren ipuçları da görülür. Çalışan kadınların arkasında onlardan bağımsız olarak tarlada çalışan bir grup daha vardır ve başlarında atlı, onları gözeten bulunur. Resimde para kazanmak için sıcak hava altında çalışan kadınlar kuvvetli ve iyi beslenmiş olarak resmedilmiştir. Kadınların giydikleri kıyafetlerin zorlu çalışma şartlarına rağmen kötü durumda olmaması ise sanat eleştirmenleri tarafından Millet’in çalışan kadını hayatta güç sahibi bir birey olarak yorumlamasıyla ilişkilendirilir. Millet bu tablosuyla, arkasında 1800’lü kadının toplumdaki üreten ve güç sahibi olan kimliğine ayna tutar.

  Van Gogh ve Millet gibi gerçekçi yorumu ve bakış açısıyla yaşadığı devri bizlerle buluşturan Fransız ressam Paul Gauguin ise; 1880’li yıllarda yapmış olduğu tablolarında özellikle Tahiti başta olmak üzere; Panama, Fransa, Danimarka ve Marquesas’taki farklı kültürleri, inançları ve yaşamı gözler önüne serer.

  Gauguin’in tablolarında çok bilindik bir kültür olmayan Tahiti kültürünü kolaylıkla öğrenebiliriz. Tablolarında Tahitili kadınlar genellikle çıplak resmedilir, Avrupa kültüründe olduğu gibi modern giyimli ve sanayileşmiş bir yaşam Tahiti’de yoktur. Kadınlar saçlarına çiçek takar ve genellikle yarı çıplak gezinirler. Tablolarda Tahiti dilinde kelimeler ve Tanrı adları da görülür. Tahitililerin tek bir tanrıya inanmadıkları resimlerdeki Deniz Tanrısı ve Ölüm Tanrısı başta olmak üzere çizilen figürlerden anlaşılabilir. Gauguin, tablolarıyla farklı kültürleri ve etkileşimlerini bizlere göstererek geride oldukça yararlı eserler bırakmıştır. 

  Ressamların birbirleriyle olan etkileşimleri de onlara çok şey katmış ve sanatlarında ilerlemelerine sebep olmuştur. Van Gogh ve Paul Gauguin bir süre çok yakın arkadaş olmuşlardır ve Van Gogh’un boya tekniği ve yaratıcı düşünce tarzı Gauguin’i kendi ressamlığını sorgulamaya ve kullanmış olduğu resim tekniklerinde farklı yollar izlemeye itmiştir.

  Ressamların dostluklarından birbirlerine bıraktığı izler söz konusuyken Frida Kahlo ve Diego Rivera’dan bahsetmemek olmaz. Çoğu ressamın aksine yaşadıkları dönemde şöhrete kavuşan Frida ve Diego tutkulu ama bir o kadar da ıstıraplı bir aşk yaşamışlardır ve ilişkilerindeki iniş çıkışlar resimlerine de yansımıştır. Özellikle Frida Kahlo’nun resimlerinde Diego’ya duyduğu aşk, dönemin hayat şartları, yaşanılan üzüntüler ve politik görüşler belirgin bir şekilde resmedilir. 

  Meksika ve Amerika arasında gidip gelmiş olan iki ressam, iki farklı kültürü de resmeder ve kültürler arasındaki fark gözle görülür bir biçimde resme yansıtılır. Komünist bir politik görüşe sahip olan Kahlo’nun bakış açısı resimlerinde de etkisini gösterir. Ayrıca Frida Kahlo, Vincent Van Gogh ve Paul Gauguin’in de aralarında bulunduğu çoğu ressam, yazmış oldukları mektuplarla ileriki nesillerle ister istemez büyük bir yaşanmışlığı ve bir devri bırakmış olurlar.

  Yaşanmışlıklar söz konusuyken Modigliani, Picasso ve Renoir’ın birbirlerinin sanatlarını etkilediklerinden bahsetmemek olmaz. Aynı dönemde yaşamış olan bu ressamlar birbirlerine çok şey öğretmişlerdir. Özellikle Modigliani ve Picasso’nun sevgi ve nefret ilişkisi dillere destandır. İki sanatçı da yaşadıkları devri kendi stilleriyle resmederler. 

  Sokaktaki hayat, sıradan insan ve sirk gibi temalarla uzun bir dönem resim yapmış olan Picasso, 1937 yılında İspanya İç Savaşı’na tepki niteliğinde olan Guernica isimli tablosuna hayat verir.

  Birinci Dünya Savaşı sonrası İspanya, İtalya, Almanya ve Rusya’da faşizmin yükselmesiyle, İspanya’nın diktatör lideri olan Franco gücünü gösterebilmek adına halk üzerinde şiddet kullanmaya başladı. Almanya’nın diktatörü Hitler ile iletişim halinde olan Franco, Hitler’in bombalarını test edebilmesi için Guernica’ya atmasına izin verdi. Picasso’nun Guernica’sı ise bir devrin insanlarının çilesini, sevdiklerinin ölümlerini izlemek zorunda kalmalarını ve hayata karşı heyecanlarını kaybedişlerinin sembolüdür. 

  Picasso tek bir tablosu ile koca bir savaşı ve insanlığın geldiği boyutu, savaşla ilgili sayfalarca okunacak bir kitaptan çok daha iyi anlatır. Picasso’nun bu tablosunun hissettirmiş olduğu etki Francisco Goya’nın “3 Mayıs 1808” adlı tablosunda da vardır. 1814’te tamamlanan bu tablo, Fransızların 1808 yılında Madrid’i işgalleri esnasında Napolyon ordusuna direnen İspanyolların yaşadıklarını anlatır. Savaşın acımasızlığını bu resim sayesinde tek bir ana sığdırılmıştır.

  Bugün aramızda olmayan bu ressamlar, tek bir resimleriyle farklı dönemlerdeki kültür, politika, din, ekonomi, savaş ve hayat hakkında bugünkü ve gelecekteki nesillere çok şey bırakmışlardır. Geriye kendilerinden bir parça bırakan bu ressamlar, eserlerinde sadece kendi bakış açılarına yer vermeyip topluma da ayna tutmalarıyla o dönemin insanlarının da sesi olmuşlardır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Trackbacks and Pingbacks